26 Aralık 2013 Perşembe

birileri



birisinin gözleri yeşil yeşil
nasıl parlıyor ışıl ışıl
döner durur olgunlaşır
aklı seni beni aşar

birisinin boynunda inci inci
parlıyor kolyesi cici cici
anlamaz ki hali nice
yalnızlıkta hep birinci

birisinin yüzüne beyaz beyaz
sanki erken vurmuş ayaz
hatırında ince bir kız
yanakları yıldız yıldız

birisini için için
kemiriyor derdi hiç’in
belki de en büyük suçun
hesabında dördün üçün

birisinin yüzü yara
bakışları gözü kara
kalbinde bir eski yâre
ilerliyor yara yara

biri gider yale yale
kendini verip yele
tepesinde bir de hâle
koynunda durur mu lâle?

birisinin gürül gürül
bahçesinde harıl harıl
sessizliği sanki bir gül
gibi büyütüyor bülbül

15 Aralık 2013 Pazar

incir ağacı



bir incir ağacıdır iner çocukluğunca
yaprakları kiremit solmuş çatılarından
güneşli öğlenlerin türküsü mırıldanan
gövdesinde çatlaklar açar boylu boyunca

bir incir ağacıdır, süt sızar budakları
bir zaman karardı mı bir çocuk gölgesinde
masalımsı ırkların iniltili sesinde
damar damar yollara bükülür dudakları

kökleri kavuşuyor inerken sonsuzuna
tenhasında gizlenmiş gölge oyunlarının
büyünün ötesinde sözcüklerden yapılı

tatlılığı her dilde meyvelerine vuran
bir incir ağacıdır, sessiz, yalın, çağıldar
güneşin pençesinde kıvranan çatılardan

Dere



neşesiyle salınır
köpükleri derenin
kıyısına serenin
kaygıları alınır

sesi ince incedir
sazların arasında
gecenin karasında
uğraşı kendincedir

insan hemen kurtulur
karanlıklar ininden
keder, öfke, kininden
sevdasına tutunur

çağıl çağıl bir sudur
zaman da sonsuz, akan...
ama insanı yakan
gelecek korkusudur

Yürüyüş



ıssız patikasında yürüdüm bu hayatın
ağzımın kenarında saman çöpü türküler
dağlarla ovaları kaldırıp birer birer
terkisine oturttum arkamdan gelen atın

yürüdüm güneşli bir ikindi avlusuna
zamanın unutulmuş toprakları üstünde
geceleri ne keder, ne mutsuz bir düşünce
girebildi ruhumun büyülü uykusuna

yürüdüm adım adım, yollarda fısıldadım
kurak tarlalarında çatlakların içine
tohumlu duasını yağmur tanrılarının

ne zaman kapadıysam gözlerimi kuşlardan
kanatlar düşüyordu karanlık tepelere
yürüdüm ışıl ışıl, yürüdüm yokuşlardan

4 Aralık 2013 Çarşamba

elde ne varsa




şimdiye dair elde ne varsa
zamanın sürgününde uyanan
çocukluktaki o boş arsa
sokaklar, lâmbaları yanan

ne varsa toplayıp getir
ne kaldıysa geçmişinden
ağlamalar, gülmeler, kibir
hatırında uykulu bir öğlen...

yaz kırgınlığına bozgun günlerin
unutmadan üzerlerine bir bir
yitik evlerine gölgeliklerin

getir! dök! elde ne varsa
ör şiirini, sevda boş arsa
zaman sonsuz bir duvarsa

Bilmem



ben de sevdim bakıra çalarken
akşamın şarkısı ağaç tepelerinden
yürüdüğünde mavi göğüne
çocukluk hayallerimin

öyleydi evet, otların yeşilinde
sırtımdaki serinlik kesinlikle
yıldızların güzelliği

sevmişimdir elbet, suda taş sekerken
martı sıcaklığı mıdır bilmem
kalbimdeki çarpıntısı güneşin
yoksa sarı bir çığlık mıdır, sap sarı
yazın ortasına düşen?

anlamam bu işlerden.

aklım karışır yağmur
toprağa değdiğinde.

bilmem sonra rüzgârın
yaprakla derdi ne

mevsimler nerden gelir
nereye gider kuşlar
hele şu insanlardaki
insanlardaki bakışlar...

28 Kasım 2013 Perşembe

Excelsior


Henry Wadsworth Longfellow (1841)
Thomas R. Lounsbury, ed. (1838–1915). Yale Book of American Verse.  1912.


The shades of night were falling fast,
As through an Alpine village passed
A youth, who bore, 'mid snow and ice,
A banner with the strange device,
      Excelsior!

His brow was sad; his eye beneath,
Flashed like a falchion from its sheath,
And like a silver clarion rung
The accents of that unknown tongue,
      Excelsior!

In happy homes he saw the light
Of household fires gleam warm and bright;
Above, the spectral glaciers shone,
And from his lips escaped a groan,
      Excelsior!

"Try not the Pass!" the old man said;
"Dark lowers the tempest overhead,
The roaring torrent is deep and wide!"
And loud that clarion voice replied,
      Excelsior!

"Oh stay," the maiden said, "and rest
Thy weary head upon this breast! "
A tear stood in his bright blue eye,
But still he answered, with a sigh,
      Excelsior!

"Beware the pine-tree's withered branch!
Beware the awful avalanche!"
This was the peasant's last Good-night,
A voice replied, far up the height,
      Excelsior!

At break of day, as heavenward
The pious monks of Saint Bernard
Uttered the oft-repeated prayer,
A voice cried through the startled air,
      Excelsior!

A traveller, by the faithful hound,
Half-buried in the snow was found,
Still grasping in his hand of ice
That banner with the strange device,
      Excelsior!

There in the twilight cold and gray,
Lifeless, but beautiful, he lay,
And from the sky, serene and far,
A voice fell like a falling star,
      Excelsior! 

24 Kasım 2013 Pazar

Akşam Demi



çaycı getir akşamın deminden
hatıratın hüznün yeminden
alıp getir yedi eminden

karıştır zamanı erisin ânlar
akşam şehrinde dumanlar...

11 Kasım 2013 Pazartesi

Tophane'li İhsan Bey


Tophane'de İhsan Bey
doğrulur yatağından
gün daha doğrultmadan
yüreğinde hiçbir şey

bardak bardak doldurur
kendine demli çayın
keyfinde kara mayın
yalnızlıkları durur

ceketini geçirip
sakin çıkar evinden
yollar vurur derinden
boynuna kara bir ip

İhsan Bey orta yaşlı
bir sevdadan yontulmuş
her gün çıktığı yokuş
gönlünde kara kaşlı

ak gülüşlü yari var
jandarma namlusunda
kurşun durmaz usunda
çukurcuma'ya kadar

ağrıyordur her yanı
emekçidir sonuçta
ekmek bir aşk bir uçta
yalnızlık tek düşmanı

10 Kasım 2013 Pazar

Yolculuk - Charles Baudelaire / Kötülük Çiçekleri

























                                       Maxime Du Camp'a


I. 

Geniştir, kocamandır evren, iştahı kadar,
Resimlere sevdalı, düş kuran bir çocuğa.
Nice büyür, yandığı zaman, lâmbalar,
Anı'nın gözlerinde nice küçüktür dünya.

Geliyoruz, bir sabah, beyin alevle dolu,
Acı arzular ile, hınçla kabarmış yürek,
Yol alıyor gemimiz, dalgalarla uyumlu,
Suların sınırında sonsuzla salınarak.

Kimi tadında alçak yurdundan kurtulmanın;
Evlerden iğreniyor kimi doğuştan beri,
Tehlike kokan zalim Circé'nin, bir kadının
Gözlerinde kaybolmuş müneccim kimileri.

Hayvana dönüşmemek için hepsi esrikler,
Mekânla, kor göklerle, ışıkla sarmaş dolaş;
Isıran buz ve yakıp kavurucu güneşler
Siliyor öpüşlerin izini yavaş yavaş.

Gerçek yolcu yolculuk için sever yolları;
Kalpleri bir balondur usul usul yükselen,
Yolculuktur, yollardır, gurbettir yazgıları,
"Gidelim" der dururlar, nedenini bilmeden.

Arzuları oynaktır bulutun şekli gibi,
Topunu özleyen bir çaylak er'e benzerler,
İnsan ruhunun asla aslını bilmediği
Geniş,değişken, garip şehvetleri özlerler.


II.

Vals yapan bir topacı, zıplayan bir bilyeyi
Öykünüyoruz. Korkunç! ve uykularda bile,
Güneşi kamçılayan hırçın bir melek gibi,
Merak, yuvarlayarak, zulmediyor bizlere.

Garip! değiştiriyor hedef, hep, konumunu,
Belki hiçbir yerde yok, belki bir yerlerdedir!
İnsan usansa bile, usanmıyor umudu,
Esenliği arayıp koşturuyor nicedir!

Bir yelkenlidir ruh da, Adası'nı arıyor;
Bir ses, borda'dan diyor: "Gözünü dört aç, alık!"
Bir ses, ateşli, çılgın, direkten bağırıyor:
"Aşk, mutluluk, şan, şöhret!" Kahrolası kayalık!

Gözcünün haykırdığı her küçük ada sanki
Yazgı'nın vadettiği Eldorado oluyor;
Fırtınalar koparan düş gücümüz, yazık ki
Karşısında yalnızca kayalıklar buluyor.

Masal diyarlarının tutkunu, ey zavallı!
Seni, amerikalar keşfeden sarhoş tayfa,
Zincire mi vurmalı, denize mi atmalı?
İçimizi daha bir kararttın sanrılarla!

Bataklıkta yürürken, ışıklı cennetleri
Koklayan avare bir sersem bunak gibisin;
Mumun aydınlattığı her küçük kulubeyi
Capoue kenti sanıyor büyülenmiş gözlerin.


III.

Şaşırtıcı yolcular! nice soylu anıyı
Okuyoruz denizce derin gözlerinizde!
Açın belleğinizin altın kutularını,
Eterli takıları gösterin bizlere de.

Bir yolculuk yapalım, buharsız ve yelkensiz!
Bu sıkıcı zindanı biraz ışıtmak için,
Ufkun çerçevesine tuval gibi gerilmiş
Zihnimize, ne görüp geçirdiniz resmedin.

Deyin, neler gördünüz?


IV.

                     "Hayali yıldızlar gördük,
Hayli dalgalar gördük, hayli kumsallar, kumlar;
Umulmadık yıkımlar, çarpıcı şeyler gördük,
Yine de hep sıkıldık burda olduğu kadar.

Batan güneşteki o kentlerin saltanatı,
Güneşin saltanatı mor denizin üstünde,
Gönlümüzde endişe veren ateşler yaktı,
Dalmak istedik iştah kabartan tatlı göğe!

(Daha güçlenir arzu, zevk duyduğumuz zaman.
Zevkin gübrelediği arzu, ey yaşlı ağaç,
Kabuğun kalınlaşıp sertleşirken, yakından
Görmek ister güneşi dalların, ışığa aç!

Selviden ulu ağaç, nice büyüyeceksin?)
İşte böyle kardeşler, yine de, gelirken, biz,
Bazı şeyler derlerdik aç albümünüz için,
Çünkü uzaktan gelen her şeyi seversiniz!


Kamışlı putlar gördük, yıldızlı tahtlar gördük,
Tahtlar ki, üstlerinde ışıklı mücevherler,
Usta ellerden çıkma nice saraylar gördük,
Bankerleri hayali bile perişan eder;

Kadınların tırnağı, dişleri boyalıydı;
Esrikleştiriyordu gözümüzü giysiler;
Yılanın okşadığı uz hokkabazlar vardı"


V.

Daha, daha ne vardı?

                           "Ey çocuksu beyinler!

O temel sorunu hiç unutmayalım diye,
Merdivenin başından en son basamağa dek,
Ölümsüz günah vardı, her tarafta, her yerde,
Hep onun görüntüsü, tepeden tırnağa dek:

Kadın çirkef bir köle, onurlu, ama ahmak,
Gülmeden tapınıyor, iğrenmeden yakıyor,
Erkek, zorba, aç gözlü, katı, bilmiyor doymak,
Kölenin de kölesi, kuburlarda akıyor;

Haz duyan cellat gördük, kurban gördük hıçkıran,
Kokulu şölen gördük kan'ın mezelediği,
Erk'in zehrini gördük, zorbaları çıldırtan,
Halklar gördük, kırbaca tutkun deliler gibi.

Bir hayli dinler gördük, andıran bizimkini,
Hepsi merdiven kurmuş, göklere tırmanıyor,
Ermişlik, tüy döşekte yatan nazenin gibi,
Şehveti çivilerde, at kılında arıyor;

Dehasıyla kendinden geçmiş zevzek insanlık,
Yine, eskisi kadar deli, haykırıyordu,
Öfkeyle can verirken, Tanrı'ya, çığlık çığlık
Ey benzerim, efendim, lanet sana! diyordu.

Çılgınlığın âşığı daha az aptallarsa,
Yazgı'nın ağıllara kapattığı sürüyü
Terk edip sığınmıştı yüce, büyük afyona!
- işte, gördüklerimiz, küremizin öyküsü."


VII.


Yolculuktan bu acı bilgiyi edindik biz!
Tekdüze, küçük dünya insanın aynasıdır,
Bugün, dün, yarın, ve hep yansıttığı yüzümüz
Sıkıntı çölündeki bir dehşet vahasıdır!

Gitmek mi? gitmemek mi? Kalabiliyorsan kal;
Gitmen gerekirse git. Kimi koşar, kimi de,
Zaman denen düşmandan, pusudaki, ölümcül
Düşmanından sinerek çekilir köşesine.

Heyhat! bir de, o gezgin Yahudi ve azizler
Gibi hep koşanlar var, ne araba, ne gemi
Yeter onlara, hepsi, kaçıp terk etmek ister
Bir gladyatör kadar insafsız evlerini.

Zaman denen düşmanı yenebilenler de var,
Terk etmeye kalkmadan evini, ocağını.
Gün gelip, sırtımıza basınca o canavar,
Bize de "İleri" deyip tutacağız yolları,

Nasıl, atalarımız Çin'e gittiler ise,
Gözlerimiz enginde, saçlarımız rüzgârda,
Biz de açılacağız Karanlıklar Denizi'ne,
Genç bir yolcunun coşkun yüreği, kıvancıyla.

Kulak verin, dinleyin, ölümcül tatlı sesin
Söylediği şarkıyı: "Kokulu lotüsleri
Yemek isteyen sizler, koşun, buraya gelin!
Canınızın çektiği en kral meyveleri

Burada bulacaksınız; sonsuz uzayıp giden
Bir öğlen sonrasının tadıp eşsiz hazzını,
Coşku içinde, esrik, geçerek kendinizden,
Unutacaksınız şu akıp giden zamanı!"

Sesini, ruhlarımız, duyar duymaz tanıyor
Kollarını bizlere uzatan Pylade'ların.
"Serinlersin, Electra'ya doğru yüz!" diyor,
Bir zamanlar önünde diz çöktüğümüz kadın.


VIII.

Ey Ölüm, yaşlı kaptan, geri dönelim artık!
Sıkıldık bu ülkeden, demir alsın gemimiz!
Mürekkep gibi kara olsa da deniz ve gök,
Bilirsin, ışıl ışıl aydınlık yüreğimiz!

Boşalt zehrini Ölüm, ağzından güç alalım!
Ne gam! Cennetindeymiş, ya da Cehenneminde?
Beynimiz alev alev, uçuruma dalalım,
Yeniyi bulmak için bilinmez'in dibine!



Kaynak: Varlık Yayınları / Kötülük Çiçekleri - Charles Baudelaire
Türkçesi: Erdoğan Alkan


23 Eylül 2013 Pazartesi

münferit mevzuatlar (sekiz kedili ev II)

ortada, yorucu bir günün sonunda kapıdan girer girmez kendinizi bırakabileceğiniz mesafeye yerleştirilmiş, âdâbı bozmadan iki kişinin rahat rahat oturabileceği genişlikte uzun bir koltuk, biz diğer eşyaları anlatmaya başlamadan evvel gelip gözümüzün içine giriyor, gözünüzün içine ve oradan zamana nüfuz eden anılarla birlikte salt çocukluğunuza indiriyordu sizi.

evet koltuk!

çift kişilik ve kenarları varaklı... bu mesafeden sadece tahmin edebileceğimiz üzre kadife, açık kahverengi olması ahşap varaklarıyla uyumlu, üç siyah minderiyle daha bir koyu...

koltuğun yanında bir sehpa duruyor, küçük, yine eskimiş, yer yer çeşitli kazalar sonucu aldığı darbelerle cilası atmış, kırılma nedeniyle tamir görmüş mazi teferruatı müptezel zamanın bekçiliğini yapıyor, durağanlığın eşyaya verdiği yakut sessizliği haykırıyordu.

derken altından bir kedi geçiyordu.

şimdi, burada, şaşkın şaşkın etrafınıza, arkanıza bakınıp, deminki üç kediden biridir herhalde diye aranırken siz, ben, size, bu sehpa kedisinin hikayesini anlatayım. siz bu sırada meraklı bakışlarınızı, biraz önce gördüğünüz kedi hayalini gerçeğe dönüştürmek üzere etrafta gezdirebilirsiniz.

salonun girişinde durduğunuzda koltuk karşınızda vitrin sağ tarafınızda kalıyor, içinde zayıf ışıkta parlayan tabaklar, mumluklar, dantellerin üzerinde duran kahve fincanları, üzerinde, kucağına dik dik ve büyük bir dikkatle objektife bakan tekir, pofuduk bir kedinin yayıldığı, gözünde tekli gözlük camı, siyah bir ceketle, bıyıklı, orta yaşlı bir adamın oturduğu sandalye görünen, eski, saphiya bir fotoğrafın gümüş işlemeli çerçevesi, birkaç ince ve eski kitap, bez bir çantayla muhafaza edilmiş aile albümü olması muhtemel kalın bir cilt ve daha bir iki şey koltuğun yarattığı rehaveti alıyor, karanlığın içinde ışıldayan maziye akıtılmış gözyaşlarına benziyordu.

tam karşınızda salona bu alaca karanlığı veren geniş camlarda perdeler oynaşıyor, pencereye dayanmış bir sonraki dalgalanmalarının hesabını yaparken rüzgar yüzünüzü hafif yalımlayarak sizi serinlik içinde bırakıyor, aralık pencerelerden odaya kendine has sakinliğiyle dalgın dalgın sallanıyordu.

solunuzda küçük, belinizin üstüne, üstüne üstüne belki göğüs hizanıza gelecek yükseklikte bir kütüphane duruyor, içinde gündelik okuma için ayrılmış değişik renk ve ebatta kitaplar, dergiler, hatta gazeteler bulunuyordu.

ve hatta ve hatta!

sol çaprazınızda altı kişilik meşe yemek masası etrafında dört adet sandalye, bir nizam içinde olamaktan ziyade dağınık intizama uyuyor, bu halleriyle eve daha bir sıcaklık veriyor,masanın üzerinde ileriye doğru sıyrılmış naylon örtünün, tam siz bu sıyrıklığı yine ev sıcaklığına adlederken üzerine bir kedi zıplıyor, zıplıyor ve daha da sıyırarak zamanı boşa harcamanın verdiği telaşla aşağı atlayıp gözden kayboluyordu. Belli ki bu naylon kırıştırılabilir yüzeydeki doku pek hoşuna gitmemiş, bu dokuyla gerçekleşen yarım yamalak temastan varlığının kazanamadığı ivme sonrasında hissettiği derindeki meşe sertliği, çabaları karşısındaki eylemsizliği, kendisinde hoş olmayan hisler uyandırmış, tam olarak anlayamadığı bu soğukluğu haliyle naylon örtünün yüzeysel, müphem solukluğuna vererek boş, faydasız işlerle uğraştığını düşünüp, onu bu noktaya getiren rastlantısal sıçramanın içinde yarattığı baskı yok olmadan, bu anlamsızlıktan kurtarmaya çalışarak kendisini tanıdık bildik halı kaplı yüzeyin güvenli monotonluğuna bırakmıştı.

ne tuhaftır ne tuhaf mahlukatın halleri?

size verdiği ev sıcaklığıyla örtünün dağınıklığı, sandalyelerin düzensiz çevrelediği masa, koltuğun rahatlığı, vitrinin koyu karanlığında parlayan eşyanın durağanlığı, dalgalanan perdelerle rüzgarın serinliği, gevşemiş, dalgın, sallanan mâzide barındırdığı anıların zihne yansıyan ağırlığıyla büyük, vakur, eşsiz zaman...

saymakla bitmiyor ki.




11 Eylül 2013 Çarşamba

sekiz kedili ev

bu eve giren, ilkin normal bir eve girdiğini düşünecektir. evin normalliğini girişte karşılaşacağı üç kedi değiştirmeyecek belki ilginçleştirecektir. lakin daha önce kapı açılınca ilk ne olur, hatta kapı açılmadan, kapı çalınmadan önce neler gerçekleşir ona bir değinelim.

varsayalım ki bu ev yüksek giriş, kapısının sıradan kahverengiliğiyle karşılaşabilmeniz için yarım kat merdiven çıkmanız gerekiyor, sonra hemen gözünüz sağ tarafta bulunan zile kayıyor.

diyelim ki bu zillerin klasik soldan düğmelisinden tutun arslanlısına, ancak merdiven otomatiği kazara sönerse farkedebileceğiniz gözleri kırmızı kırmızı yanan geyiklisinden dokunmatiğine envai çeşit olduğunu bilirsiniz.

farzı mahal bizim zilimiz sıradan sağdan yuvarlak düğmeli olanlardan. sağ elinizle hiç düşünmeden zile basarsınız. bastığınızda hiçbir şey duymamanız da mümkün fakat bu zilerin insanı iğrendiren bülbüllüsünden tutun da eğer gecenin bir yarısında çalmışsanız, erken sönen merdiven boşluğu otomatiğinin arkasında bıraktığı karanlıkta bitmesi on onbeş saniyeyi bulan, bütün apartımanı inleten çığlığıyla ter içinde susmasını beklediğiniz türleri de mevcuttur fakat en güzeli hoş terennümüyle kısa süreli, evdekilere varlığınızı sakin sakin haber verenidir.

bizim zilimiz de böyle bir zildir. (farzzzzedelimküüüü)

derken kapı açılıyor. Bu kapı açılıyor ifadesi, ne öznesiz gerçekleşen ya da bizim öyle zannettiğimiz eylemler gibi esrarengiz, ne de hakkında türlü şekilli rivayetler olan hadiseler gibi belirsizdi. jeoloji biliminin sırları aslına aşina olanlar için deprem nasıl bilinenin dışındaki bir güçle ya da tabiatın musallat ettiği garip bir musubetle gerçekleşmiyorsa, kapının açılması durumunun arkasında da bilinen bir güç vardı. adı da şeyler.

şeylerin dokunduğu kapı tam açılmamış hafif aralanmıştır. bu sırada içeriye doğru hafif bir rüzgar esmesi bize içerideki sıcaklığın dışarıdan daha yüksek olduğu konusunda fikir verebilir, hatta mimar ya da inşaat işleriyle uğraşan kişiler bu durumu değerlendirerek, evin çephesi konusunda yanlış çıkması muhtemel birkaç varsayımda bulunabilirdi fakat bugünkü işimiz varsayım üretmek değil.

şeylerin üzerindeki doğal ev ortamının verdiği rahatlığı yansıtan giysiler, varlığını hiç yadırgamadan oturmuş bir karakterin göstergesi olabilirdi, bu durum bize içerideki zamanın onunla birlikte pek de sıkıcı geçmeyeceğini ifade ediyor da olabilirdi. geçelim bunları. asıl işimize bakalım.

sonra ne olur? genelde "merhaba nasılsın?". sonra içeri buyur edilinir. edilinir ya da sadece gülümseyerek kenara çekilen ve kenara çekilirken de yavaşça kapıyı daha da aralayan şeylerin bu sıcak karşılamasına icabet edilerek sadece gülümsenir, içeri doğru adım atılırdı. işte üç kediyle de tam da bu sırada karşılaşılırdı.

üç kedinin sırrı üç kedi olmamasındaydı fakat onlar bu sırrı bünyelerinde barındırmıyor, size sadece üç tane olduklarını düşündüren bir ön tanımla zihninize perçinliyorlardı. hep alıştığımız düşünce kalıplarını izlediğimizden, şaşırdığımızda zamanın ne kadar hızlı hareket ettiğini aklımıza getirmez, bizi şaşkına çeviren durumların tam bir tahlilini yapamadan o kısacık gerçeğin aralanma anlarında körleşiriz. işte böyle bir körleşmeyle evde sadece üç kedi olduğunu düşüneceğiz. eğilip kedileri sevmeden önce şeyler'e bir bakış atarak tehlikeli olup olmadıklarını yoklamayı da ihmal etmezsek başımıza bir iş gelmez, gelmezdi.

- şeyler! ne kadar güzel bunlar, oy vıcı vıcı. isimleri ne bunlarsın?
- ben, sen, o.

- ayyyy! ne de güzel isimleri varmış, oyy yerim yerim! vesaire, bıcı bıcı vesaire, bık bık.

vesaire...

ben, parlayan tüyleriyle, çevik hareketlerle kendini sevdirmeye çalışarak öne atılmalarıyla bana ilk yaklaşan, başını uzatıp burnuyla çantamı, çantamı ve içindekileri kokusundan, kokusundan tanıyabilecekmiş gibi sürttüğü, sürttüğü şeyler'in ve benim dokum hakkında, hakkında bilgi sahibi olabilecekmiş gibi örselediği bir kediydi. kediydi. di.

sen, her zaman ürkek ve mesafeli duracaktır. sen'e sürekli elinizi uzatıp dokunmaya çalışacaksınız, zaman zaman bunu başaracaksınız fakat kendini hep kısa sürelerle size gösterecek belki de o tamamen başka işlerle başka hayallerle düşünceler kurgularken siz, sen'i sevecek ve sizi düşünüyor zannedeceksiniz.

o ise içlerinde en uzak olan olacak her zaman, ürkekliğinden ya da sizinle birlikte aynı ortamda bulunmayışından hep o'nu özleyip hakkında şeyler'e sorular soracak, sen'i severken ona o'ndan bahsedecek, bir haber var mı diye meraklanacaksınız. yani o, pek ortada görünmeyen kedi modeli. do you understand?

kedi sevmenin sekiz kedili bir evde pek ilgiyle karşılanacağını düşünüyorsanız, zamanın, gökyüzünün ve yıldızların altında, asırlara malolmuş bilgiyle uğraşan, dev cüsseleriyle, derin tefekkür içerisinde arkalarında kan ve gözyaşıyla sulanmış topraklar bırakarak yürüyenlerin mezarları üzerine yanılıyorsunuz. ama durun. tabii ya. siz halen bu evde üç kedi var zannediyorsunuz. salona bir geçelim hele. pabuçlarımızı çıkaralım bir. boş kafamızın sahte ağırlığını taşıyan masum ayaklarımız rahatlasın.

- şeylercim nasılsın?
- ay şekerim sorma sakın.

vesaire...











8 Ocak 2013 Salı

Hep...

ben hep aramız iyi olsun istedim
huysuzluğuna balon
sıkıntına uçurtma taktım

şimdi gidiyorum, günlerine
azıcık yalnızlık bıraktım