Çok içmişim, ne zamandır böyle içmiyordum, diye düşündü Rehavet, sokağına girerken. Köşede siyah bir kedinin bozalak bir diğerini kovaladığını görmüştü. Evinin karşısındaki söğüt ağacının tepesi gri bulutlara karışmış, zar zor görülen bir iki yıldız gece karanlığında kendini bu bulamaçtan söküp ayırmaya uğraşıyordu. Anahtarı dış kapıya yerleştirirken tok bir teneke sesi ardından acı bir viyaklamayla, siyah kedinin amacına ulaştığını anladı. Hayat işte, hep kovalamaca, dedi anahtarı kilitte çevirirken ve o kadar da çok içmediğine sağlık getirdi. Anahtar deliğini kolay bulmuştu. Hayatta her şey böyle kolay bulunmuyordu. Şimdi iki kat merdiven çıkıp, evin kapısında da bu kadar şanslı olup olmayacağını merak ediyordu. Yok canım, o kadar da çok içmemişti, herhalde onu da kolay bulurdu. O karmaşada yıldızları nasıl da bulmuştu, kedileri nasıl fark etmişti? Kesin yarın büyük bir baş ağrısı da zahmetsizce gelip onu bulacaktı. Yatmadan önce bol bol su içmeliyim, diye geçirdi içinden.
Üstelik yarın temizlik günüydü. Evi son bir haftadır çok dağıtmıştı, çok gelen giden olmuştu ama şimdi bunları düşünmenin merdivenlere faydası olmuyordu. Kapının önüne geldiğinde otomatiğin sönmesi de kapıyı açmasına pek yardımcı olmamıştı. Sonunda kapıyı açtığında küçük bir zafer hissetti bu nedenle. Evet, yarın evde büyük bir temizlik yapmalıydı. Bu hafta başından geçen olayları değerlendirmeli, tuttuğu notları incelemeli, belki bir iki kitap karıştırmalıydı.
Oturma odasının hafif aralık penceresinden giren rüzgar, yüzüne çarpıp mutfağa doğru ilerledi. Su içip yatmalıyım, diye kendi kendine yineledi Rehavet ama uyku ağır bastığı için kendisini yatak odasına giderken buldu. Yarın kalkar kalkmaz ilk iş su içerim, diye geçirdi içinden. Sonra internete girerim belki, belki bir iki iş arkadaşımın profilini çıkarıp eğlenirim. Belki son yazdığım hikayeye aralarından birini katarım diye kıkırdadı hınzırca kendi kendine. Evet, kesin yarın daha neşeli olacağımdan böyle yapacağım. Hatta belki ahtapotlardan bahsedeceğim. Çok lezzetliler ama zeki yaratıklarmış. Zekanın lezzetle orantısı ne acaba?
Ara ara ağzına, içtiği biranın ardından yankılanan, şimdi adını pek hatırlamadığı leziz ahtapotlu mezenin tadı gelerek kendini uykuya emanet eden rehavet, yıldızların büyük gri bir bulutun arkasında yitip gittiğini, siyah kedinin bozalak kediyi paralamaktan vazgeçip, arka sokaktaki alaca dişi kedinin peşine düştüğünü fark etmedi.
O alaca dişi kedi, iki gün önce alt komşusu dişçiye giderken, salonun penceresini açık bıraktığından evden kaçmıştı. Nezih bir semtte evden kaçtığı için karnını doyurmakta ve su bulmakta pek sıkıntı çekmemişti ama peşinde dolanan siyah bir kedi iki günlük özgürlüğünü fırsat buldukçe delik deşik etmişti. Kaçmadığı yer, kovalanmadığı delik kalmamıştı. Komşusu dişçi dönüşü çektiği ağrılara bir de kedisinin acısını eklemiş, ne yapacağını bilmeden geçirdiği saatler arasına esnaf tavsiyeleri serpiştirmişti. Bol bol kapının önüne mama ve su koy, denmişti kendisine ve çok uzaklaşmamıştır, bir iki güne gelir canım, takma kafana.
Rehavet de takmamıştı kafasına, ilkin boğuk, karanlık, karıncalı bir mızırtı gibi duyduğunda o sesi. Sonra sanki her bir yıldız kendini bulutların karanlığından sökerek beynine fırlatıyormuş gibi tiz, keskin saplanmalarla uykusunu delip bilincine ulaşana dek takmamıştı kafasına.
ALACA! ALACA! NERDESİN ALACA!
Rehavet'in alt komşusu sessiz sakin bir adamdı. Bu sakinliğin evinin düzenine yansıdığını hemen fark edebilirdiniz. Ev her zaman tertipli, temiz, eşyalar sanki hassas terazilerle, çeküllerle hizaya getirilmiş gibi düzenliydi. Kitapları konularına ve yazarlarına göre sıralı olur, halıların püskülleri sanki taranmış gibi düzgün dururdu.
Üç sene evvel rahmetli eşi halen hayattayken ev bu kadar da düzenli değildi. Hele tek kızları Almanya'ya tahsile gitmeden önce daha da curcunalı bir görünüşü vardı evin. Şimdi tek kendisi ve biricik kedisi yaşamasına rağmen evde bir gönye nizamı, kasvetli bir ölüm intizamı mevcuttu.
Evin düzeni gibi bu adamın tıkır tıkır işleyen bir de hayat düzeni vardı. Her salı pazara gider, -dışarıdan yemek almaz, kendisi pişirir- her pazar evi temizlerdi. Sabahları dokuz olmadan kahvaltısını etmiş, salondaki koltuğuna oturmuş, okuyup okumadığı belli olmayan bir kitabın sayfalarını dalgın dalgın çevirirken bulurdunuz onu. Gözleri yarı yarıya sayfaların arasındaki kelimelere, yarı yarıya perdelerin elverdiği ölçüde sokağa gider gelir, arada bir, eğer koltuğun yanındaki minderde uyukluyorsa, eliyle biricik kedisi Alaca'yı okşardı. Öğlen yemeklerinden bir iki saat sonra demlediği ikindi çayının arkasından belki kısacık kestirir, akşama yine yemek ertesi aynı rutini tekrar ederdi.
Hafta sonları çalışma masasında bir iki bişey karalayıp, radyodan dinlediği üç beş türk sanat müziği eşliğinde gözleri duvarlarda gezinir, bazen tek noktaya dalar gider, bazen de musikinin ahenginde hülyasını bulur, kendini kaptırır, şarkıya eşlik ederek ağzının içinde küçük melodiler gevelerdi.
Ayda bir kızından gelen telefonla bu dalgınlığı dağılırdı biraz ama sonra, yine kendini rutinine bırakır, evinden pek çıkmaz, kimselerle konuşmaz, yalnızlığının içine hapis yaşar dururdu bu adam.
Rehavet mahallede bu adamla ilgili dolanan ıssız hikayenin ucunu ilkin ağzı gevşek Osman Bakkalda yakalamıştı. Karısı öldükten sonra tırlattı, kendini eve kapattı bizim Ahmet, demişti Osman Bakkal bir gün. Çekip Alamanya'ya, kardeşlerinin yanına gitse ya, kendini burda eriteceğine. Sucu Himmet de, kardeşlerinin karun kadar zengin olduğunu söylemiş ama herhalde aralarında bir husumet mi var neyin, yoksa durmazdı bu adam buralarda bir başına, giderdi, demişti.
Böyle bir iki bilgi kırıntısından başka pek bir şey yoktu bu adam hakkında. Zaten pek de göze batmıyordu mahallede. Yani Rehavet bu adamın profilini çıkaramamıştı henüz. Pek dikkate değer bir profil de sayılmazdı düşününce. Öykülerde kullanılacak türden bir keskinlik yoktu içinde. Bir kedisi vardı, bazen sokağa da mama su koyardı. Arada rastlaşırsanız, başıyla sessizce selam verip yoluna gider, kendini hemen unutturuverirdi Ahmet Bey. Bu sessiz sakinliği, esnafla iki lafın belini kırmasına da engel oluyordu herhalde. Sessizliği esnafa da bulaştırıyordu yaklaştığında ki kendisini görenler hemen saygılı, bir huşu içinde gözlerini kim bilir ne gibi düşüncelere daldırıp, Ahmet Bey işini görürken pek konuşma heveslisi olmuyorlardı, görmezden geliyorlardı onu. Belki o dükkanlarını terk ettikten sonra, içlerinden ya da ağızlarının ucuyla, yazık ya şu adama, buralarda bir başına, diyip iç geçiriyorlardı o kadar.
Yani o kadar da değildi. Gecenin bu saatinde bu gürültü de neyin nesi, diyerek sinirli sinirli fırladı yatağından Rehavet. Karanlıkta, sersemlemiş, savsak adımlarla salonu geçip pencereye doğru giderken ses birden değişiverdi. Artık ALACA diye gelmiyordu ses. Siniri dağıldı Rehavet’in, ilkin merak, sonra endişe, sonra pek tanımlayamadığı duygular geldi gitti içinde, döndü durdu. Pencerenin kenarına gelip kafasını uzattığında, aşağıda, yıldızlı göğün altında, onun gibi pencereden kafasını dışarı uzatmış, yola doğru aranan, arada bir hıçkıran, boğuk boğuk, Ayşe, Ayşe, neredesin karıcım! diye seslenen komşusunu gördü.
Uykudan ayılmış Rehavet’in kafasında yıldızlar birbirine girdi. Hava kapandı. Nereden geldiği belli olmayan rüzgar uğuldadı, kudurdu, gri bulutları birbirine çarptı. Her çarpışmada gök gürledi, şimşekler çaktı. Söğüt ağacı çatırdadı bir yerinden, inledi, dalları bin parçaya bölündü, düştü. Derken bir sağanak başladı Rehavet’in gözlerinden, kaldırımlara, nereye gittiği belli olmayan yollara doğru serptirdi durdu.