14 Kasım 2025 Cuma

REHAVET


Çok içmişim, ne zamandır böyle içmiyordum, diye düşündü Rehavet, sokağına girerken. Köşede siyah bir kedinin bozalak bir diğerini kovaladığını görmüştü. Evinin karşısındaki söğüt ağacının tepesi gri bulutlara karışmış, zar zor görülen bir iki yıldız gece karanlığında kendini bu bulamaçtan söküp ayırmaya uğraşıyordu. Anahtarı dış kapıya yerleştirirken tok bir teneke sesi ardından acı bir viyaklamayla, siyah kedinin amacına ulaştığını anladı. Hayat işte, hep kovalamaca, dedi anahtarı kilitte çevirirken ve o kadar da çok içmediğine sağlık getirdi. Anahtar deliğini kolay bulmuştu. Hayatta her şey böyle kolay bulunmuyordu. Şimdi iki kat merdiven çıkıp, evin kapısında da bu kadar şanslı olup olmayacağını merak ediyordu. Yok canım, o kadar da çok içmemişti, herhalde onu da kolay bulurdu. O karmaşada yıldızları nasıl da bulmuştu, kedileri nasıl fark etmişti? Kesin yarın büyük bir baş ağrısı da zahmetsizce gelip onu bulacaktı. Yatmadan önce bol bol su içmeliyim, diye geçirdi içinden.


Üstelik yarın temizlik günüydü. Evi son bir haftadır çok dağıtmıştı, çok gelen giden olmuştu ama şimdi bunları düşünmenin merdivenlere faydası olmuyordu. Kapının önüne geldiğinde otomatiğin sönmesi de kapıyı açmasına pek yardımcı olmamıştı. Sonunda kapıyı açtığında küçük bir zafer hissetti bu nedenle. Evet, yarın evde büyük bir temizlik yapmalıydı. Bu hafta başından geçen olayları değerlendirmeli, tuttuğu notları incelemeli, belki bir iki kitap karıştırmalıydı. 


Oturma odasının hafif aralık penceresinden giren rüzgar, yüzüne çarpıp mutfağa doğru ilerledi. Su içip yatmalıyım, diye kendi kendine yineledi Rehavet ama uyku ağır bastığı için kendisini yatak odasına giderken buldu. Yarın kalkar kalkmaz ilk iş su içerim, diye geçirdi içinden. Sonra internete girerim belki, belki bir iki iş arkadaşımın profilini çıkarıp eğlenirim. Belki son yazdığım hikayeye aralarından birini katarım diye kıkırdadı hınzırca kendi kendine. Evet, kesin yarın daha neşeli olacağımdan böyle yapacağım. Hatta belki ahtapotlardan bahsedeceğim. Çok lezzetliler ama zeki yaratıklarmış. Zekanın lezzetle orantısı ne acaba?


Ara ara ağzına, içtiği biranın ardından yankılanan, şimdi adını pek hatırlamadığı leziz ahtapotlu mezenin tadı gelerek kendini uykuya emanet eden rehavet, yıldızların büyük gri bir bulutun arkasında yitip gittiğini, siyah kedinin bozalak kediyi paralamaktan vazgeçip, arka sokaktaki alaca dişi kedinin peşine düştüğünü fark etmedi.


O alaca dişi kedi, iki gün önce alt komşusu dişçiye giderken, salonun penceresini açık bıraktığından evden kaçmıştı. Nezih bir semtte evden kaçtığı için karnını doyurmakta ve su bulmakta pek sıkıntı çekmemişti ama peşinde dolanan siyah bir kedi iki günlük özgürlüğünü fırsat buldukçe delik deşik etmişti. Kaçmadığı yer, kovalanmadığı delik kalmamıştı. Komşusu dişçi dönüşü çektiği ağrılara bir de kedisinin acısını eklemiş, ne yapacağını bilmeden geçirdiği saatler arasına esnaf tavsiyeleri serpiştirmişti. Bol bol kapının önüne mama ve su koy, denmişti kendisine ve çok uzaklaşmamıştır, bir iki güne gelir canım, takma kafana.


Rehavet de takmamıştı kafasına, ilkin boğuk, karanlık, karıncalı bir mızırtı gibi duyduğunda o sesi. Sonra sanki her bir yıldız kendini bulutların karanlığından sökerek beynine fırlatıyormuş gibi tiz, keskin saplanmalarla uykusunu delip bilincine ulaşana dek takmamıştı kafasına. 

ALACA! ALACA! NERDESİN ALACA!



Rehavet'in alt komşusu sessiz sakin bir adamdı. Bu sakinliğin evinin düzenine yansıdığını hemen fark edebilirdiniz. Ev her zaman tertipli, temiz, eşyalar sanki hassas terazilerle, çeküllerle hizaya getirilmiş gibi düzenliydi. Kitapları konularına ve yazarlarına göre sıralı olur, halıların püskülleri sanki taranmış gibi düzgün dururdu.


Üç sene evvel rahmetli eşi halen hayattayken ev bu kadar da düzenli değildi. Hele tek kızları Almanya'ya tahsile gitmeden önce daha da curcunalı bir görünüşü vardı evin. Şimdi tek kendisi ve biricik kedisi yaşamasına rağmen evde bir gönye nizamı, kasvetli bir ölüm intizamı mevcuttu.


Evin düzeni gibi bu adamın tıkır tıkır işleyen bir de hayat düzeni vardı. Her salı pazara gider, -dışarıdan yemek almaz, kendisi pişirir- her pazar evi temizlerdi. Sabahları dokuz olmadan kahvaltısını etmiş, salondaki koltuğuna oturmuş, okuyup okumadığı belli olmayan bir kitabın sayfalarını dalgın dalgın çevirirken bulurdunuz onu. Gözleri yarı yarıya sayfaların arasındaki kelimelere, yarı yarıya perdelerin elverdiği ölçüde sokağa gider gelir, arada bir, eğer koltuğun yanındaki minderde uyukluyorsa, eliyle biricik kedisi Alaca'yı okşardı. Öğlen yemeklerinden bir iki saat sonra demlediği ikindi çayının arkasından belki kısacık kestirir, akşama yine yemek ertesi aynı rutini tekrar ederdi.


Hafta sonları çalışma masasında bir iki bişey karalayıp, radyodan dinlediği üç beş türk sanat müziği eşliğinde gözleri duvarlarda gezinir, bazen tek noktaya dalar gider, bazen de musikinin ahenginde hülyasını bulur, kendini kaptırır, şarkıya eşlik ederek ağzının içinde küçük melodiler gevelerdi.


Ayda bir kızından gelen telefonla bu dalgınlığı dağılırdı biraz ama sonra, yine kendini rutinine bırakır, evinden pek çıkmaz, kimselerle konuşmaz, yalnızlığının içine hapis yaşar dururdu bu adam.


Rehavet mahallede bu adamla ilgili dolanan ıssız hikayenin ucunu ilkin ağzı gevşek Osman Bakkalda yakalamıştı. Karısı öldükten sonra tırlattı, kendini eve kapattı bizim Ahmet, demişti Osman Bakkal bir gün. Çekip Alamanya'ya, kardeşlerinin yanına gitse ya, kendini burda eriteceğine. Sucu Himmet de, kardeşlerinin karun kadar zengin olduğunu söylemiş ama herhalde aralarında bir husumet mi var neyin, yoksa durmazdı bu adam buralarda bir başına, giderdi, demişti. 


Böyle bir iki bilgi kırıntısından başka pek bir şey yoktu bu adam hakkında.  Zaten pek de göze batmıyordu mahallede. Yani Rehavet bu adamın profilini çıkaramamıştı henüz.  Pek dikkate değer bir profil de sayılmazdı düşününce. Öykülerde kullanılacak türden bir keskinlik yoktu içinde. Bir kedisi vardı, bazen sokağa da mama su koyardı. Arada rastlaşırsanız, başıyla sessizce selam verip yoluna gider, kendini hemen unutturuverirdi Ahmet Bey. Bu sessiz sakinliği, esnafla iki lafın belini kırmasına da engel oluyordu herhalde. Sessizliği esnafa da bulaştırıyordu yaklaştığında ki kendisini görenler hemen saygılı, bir huşu içinde gözlerini kim bilir ne gibi düşüncelere daldırıp, Ahmet Bey işini görürken pek konuşma heveslisi olmuyorlardı, görmezden geliyorlardı onu. Belki o dükkanlarını terk ettikten sonra, içlerinden ya da ağızlarının ucuyla, yazık ya şu adama, buralarda bir başına, diyip iç geçiriyorlardı o kadar.



Yani o kadar da değildi. Gecenin bu saatinde bu gürültü de neyin nesi, diyerek sinirli sinirli fırladı yatağından Rehavet. Karanlıkta, sersemlemiş, savsak adımlarla salonu geçip pencereye doğru giderken ses birden değişiverdi. Artık ALACA diye gelmiyordu ses. Siniri dağıldı Rehavet’in, ilkin merak, sonra endişe, sonra pek tanımlayamadığı duygular geldi gitti içinde, döndü durdu. Pencerenin kenarına gelip kafasını uzattığında, aşağıda, yıldızlı göğün altında, onun gibi pencereden kafasını dışarı uzatmış, yola doğru aranan, arada bir hıçkıran, boğuk boğuk, Ayşe, Ayşe, neredesin karıcım! diye seslenen komşusunu gördü.


Uykudan ayılmış Rehavet’in kafasında yıldızlar birbirine girdi. Hava kapandı. Nereden geldiği belli olmayan rüzgar uğuldadı, kudurdu, gri bulutları birbirine çarptı. Her çarpışmada gök gürledi, şimşekler çaktı.  Söğüt ağacı çatırdadı bir yerinden, inledi, dalları bin parçaya bölündü, düştü. Derken bir sağanak başladı Rehavet’in gözlerinden, kaldırımlara, nereye gittiği belli olmayan yollara doğru serptirdi durdu.


8 Eylül 2015 Salı

YAD - Turgut Uyar


Güzel günlerim vardı yağmurlarla ıslanan,
Ve güzel gecelerim masallarla dopdolu.
Her şey, her şey güzeldi, gözyaşı, dünya, zaman,
Böğürtlen topladığım ıssız, tozlu köy yolu,
Güzel günlerim vardı yağmurlarla ıslanan.

Ufacık korumuzda dolaşırdım korkuyla,
Ve Allahı arardım serçe yuvalarında,
Bulamayınca dua yollardım akan suyla,
Göğü bulutlar saran bahar havalarında,
Dolaşırdım ufacık korumuzda korkuyla.

Seyrederdim göklerde her gün büyüyen ayı.
Ve kale duvarından yıkık mezarlıkları,
Bana korkunç bir devi hatırlatan kayayı.
Ve annemin taktığı mavi nazarlıkları,
Seyrederdim göklerde her gün büyüyen ayı.

Odanın ortasında yanan petrol lâmbası,
Ve bazan şimşeklerle aydınlanan geceler.
Bacamızın üstünde duran leylek yuvası,
Ne güzeldi ne güzel masallar, bilmeceler.
Odanın ortasında yanan petrol lâmbası.

Neş'elerim geride kaldı eski günlerde,
Güzel günlerim vardı yağmurlarla ıslanan,
O doğduğum diyarda, o kuru ıssız yerde,
Petrol değil masaldı lâmbalarında yanan
Neş'elerim geride kaldı eski günlerde...

Turgut  Uyar

27 Haziran 2015 Cumartesi

yaz sıkıntısı


yazın balonu patladı sabahları
güneş ipek ağını ördü içimize
öğlen ağırlığı içimize doladığı
bir pençe dokunur gibi perdelere

öyle gerdi durdu zalimliği
bembeyaz tıraşlı günlerin yüzüne
bir yanına bomboş şişeler dizili
erimiş adamların sıcak gölgeleri

derken bir duman sokuldu ağızlara
sıkıntı tutuşup parladı bir an
uzanıp dokundu hülyalı kadınlara
yakılıp söndürülen sıgaralardan

20 Mayıs 2015 Çarşamba

gidilmemiş yol / The Road Not Taken - Robert Frost - mountain interval


Two roads diverged in a yellow wood,
And sorry I could not travel both
And be one traveler, long I stood
And looked down one as far as I could
To where it bent in the undergrowth;

Then took the other, just as fair,
And having perhaps the better claim
Because it was grassy and wanted wear,
Though as for that the passing there
Had worn them really about the same,

And both that morning equally lay
In leaves no step had trodden black.
Oh, I marked the first for another day!
Yet knowing how way leads on to way
I doubted if I should ever come back.

I shall be telling this with a sigh
Somewhere ages and ages hence:
Two roads diverged in a wood, and I,
I took the one less traveled by,
And that has made all the difference.

Robert Frost
mountain interval, 1916




yol ikiye ayrıldı sararmış bir ormanda
ne yazık seçmeliydim ikisinden birini
sessizce baktım yılan gibi kıvrılan yola
yalnızdım, inceledim, ağaçların altında
uzaklara kıvrılıp yitip gittiği yeri

sonra öteki yola saptım hiç düşünmeden
belki böylesi daha iyiydi bilmiyorum
farklı değildi izler diğer yoldakilerden
belki de çimenlerin güzelliği yüzünden
önceden geçenlerin peşinden gidiyordum

ve sabah tazeliği, yatıyordu sessizce
çiğnenip ezilmemiş yapraklar arasında
belki de dönmeliydim, diğerine bitince
seçilen yol dallanır bilirim gidildikçe
ben de mimledim öbür yolu başka zamana

ağaçların altında ayrılan döne döne
yıllar yılı, feryatla anlatacağım bir bir
ormanda gördüğüm o yol ayrımını size
belki de odur sebep başıma gelenlere
belki de az gidilen yolu seçtiğimdendir

Robert Frost
çeviren: Ali Rıza Arslan

11 Mayıs 2015 Pazartesi

kamp ateşi




gece kurulmuş yanıma
kamp ateşi, yıldızlar
yıldızlar düğüm düğüm

oturup dinlenmek
şimdi uzak bir köyde
söylenen türküler
alev alev bir ruh
dilime kıvrılan

sırtımda ağrıları
eski zamanların

elimde bıçağımla yonttuğum
büyülü bir anı

uyusam...

dinlen diyor deniz
mavim yarın da mavi
yosunum yine yosun

oysa ben şimdiden
kirpiklerime kıvrılan
dalgasını özledim

çocukluğum



yosun tutan duvar, çocukluğum
bir köşe başını dönünce ağaçlar
karşı evlerin sesleri
kışın buz tutar

hafif yokuştur,  sanırsın
her yeri kayar caddelerin
çocukluğun düşmediği yere
yazın düşer gölgelerin

soğuk bir su: sıcak günlerin
hararetini alan ay ışığı
geceleyin delen karanlığı
bir kralın tacında yıldızlar

semboller uçuşur, arabalar
park eder boş arsalara
park eder kiremit taşla
duvarlara çöp adamlar

dokunmak her şeydir, dokunmak:
terli günün ilk gülü
gıcırtıyla açılır bahçe kapısı
sesi tenime sürgülü

yağmur, yine o bilindik kokular
papatya ve kır oyunları ve yağmur
buğusu camlarda durur
beş parmaklı çocukluğun

günler sayısız, uç uca
doyumsuz günler ardı sıra
kahkaha deresi çağıldar
bu küçük ülke atlasında  

31 Ocak 2014 Cuma

gittiğim yollar



gittiğim yollar biraz buruktur
otlar var, kurumuş, ölü otlardan
orada bir nehre özenir durur
sonsuzluk, uykulu duruluklardan
gittiğim yollar, biraz buruktur

gittiğim yollar biraz reyhanlı
biraz ısırgan durur, biraz sokulgan
bir yanı kurumuş, bir yanı duman
taş kesmiş çocuklar durur bir yanı
gittiğim yollar biraz reyhanlı

gittiğim yollar biraz da kayın
karlar yükselir, atlılar geçer
kıvrılır kalbine bu diyarların
adım adım yürüyen belirsiz hançer
gittiğim yollar, biraz da kayın...

gittiğim yollar... biraz madımak
yanmış. güneşli tepelerinde
kekik yolar kadınlar saçından ak ak
sürekli bir gözyaşı eşliğinde
gittiğim yollar biraz madımak

gittiğim yollar biraz da aymaz
akşamın ufkunda sallanan bayrak
kararmış yüzünde yıldızı durmaz
çocuklar büyüyor ağlayarak
çocuklar büyüyor ağlayarak

gittiğim yollar biraz buruktur
kıyısında kurumuş, ölü otlardan
orada bir nehir uzanır durur
sonsuza, uykulu duruluklardan
gittiğim yollar biraz buruktur